Sekizsilindir gözüyle "Hızlı ve Öfkeli 8"

Hızlı ve Öfkeli serisinin 8.filmi, Öfkenin Kaderi (Fate of the Furious), 12 Nisan'da ilk olarak Avustralya'da gösterime girdi ve...


Hızlı ve Öfkeli serisinin 8.filmi, Öfkenin Kaderi (Fate of the Furious), 12 Nisan'da ilk olarak Avustralya'da gösterime girdi ve 63 farklı ülkede 532 Milyon dolar açılış hasılatı ile de inanılmaz bir değere ulaştı. Ülkemizde ise 13 nisan'da gösterime giren film 11 günde 1.7 milyondan fazla seyirci tarafından izlendiği gibi aradan geçen bu sürede tüm dünya çapında şimdilik 1 Milyar Dolar hasılat elde etti. filmin toplam maliyetinin 250 milyon Dolar olduğu düşünülürse yapımcılarının köşeyi şimdiden fazlasıyla döndüğünü söylemek gayet mümkün görünüyor. 

Diğer taraftan bizi filmin ne kadar kazanç sağladığı değil, 2001 yılı yaz ortasında serinin ilk filmi yayınlandığında tüm otomobil hastalarını mest eden o özgün ve safkan yapısını ne kadar muhafaza edebildiği ilgilendiriyor. 1. bölümü ile hepimizi muazzam bir şekilde etkileyen, 2. bölümü (Daha hızlı daha öfkeli) ile biraz içine kapanan ancak heyecanını koruyan, 3. Bölümü yani Tokyo Drift ile bambaşka bir yapıya bürünerek gönlümüzü bir kez daha fetheden Hızlı ve Öfkeli, 4. bölümden itibaren aksiyonun otomobilleri ezdiği bir hal almaya başlamıştı. 4., 5., 6., ve 7. bölümleri de izledik ve izlerken de sıkılmadık ancak içimizdeki ilk bölüme olan hasret giderek daha da derinleşti. Ayrıca 7.bölümün çekimleri başladığında çok çok sevdiğimiz, serinin en samimi ve içten karakteri, adeta bir ailenin uslu ve herkesin yardımcısı damadı tadındaki Paul Walker'ın bir araba kazasında hayatını kaybetmesi bizi daha da karamsarlığa sürüklemişti. İşte tüm bu nedenlerden olayı 7.film biraz da Paul Walker'ın anısına öyle veya böyle geçip gitmişti. 

2016 ve 2017 yılında ise; 8.bölüm hakkında o kadar fazla teaser ve haber yayınlandı ki, bize sanki bir şeylerin daha da bozulmaya başladığını haber veriyordu. Öyle ki ilk teaserlara sekizsilindir.com'da yer verirken son teaserları kendimiz dahi izlemedik desek yeridir. İşte tam da bu psikoloji ile, normalde en geç 2.gününde koşa koşa sinemaya giden ve sıra bekleyen bizler, bu sefer 11.gününde adeta ayaklarımız geri geri gitmeye niyetli bir şekilde filme gittik. Neyse ki 3 boyut saçmalığı ve adamın gözlerini arkaya döndüren 5.sınıf gözlükler filmde yoktu ve bu bile bizim için bir teselli kaynağı olmuştu. 

Gelelim serimizin 8.filmine; İzlemeyenleri de düşünerek detaya girmek istemiyoruz ancak bazı önemli noktalara da değinmeden geçmeyeceğiz. Filmin başlangıcı A.B.D'nin çok uzun bir süredir ambargo uyguladığı ve geçtiğimiz yıl bu ambargoyu kaldırdığı Küba'da gerçekleşiyor. Ülkemiz genç erkeklerinin varını yoğunu satıp Küba'ya taşınmasına neden olabilecek derecede cezbedici görüntüleriyle dikkatimizi çeken giriş kısmı, tipik bir Hızlı ve Öfkeli geleneği olsa da, deniz-kum ve Latin etkisiyle sanki daha güzel bir etki bırakıyor. 

Daha sonra ise bu hava 50'li yılların Amerikan otomobilleri ile biraz dağılıyor ve esas odak noktamıza doğru kayıyor. Başrol oyuncumuz kel ve iri adam, Dominic Toretto'nun külüstür bir 1951 Chevrolet Fleetline'da bizlere verdiği güç/ağırlık dersi, ne olursa olsun performans için en önemli gerekliliğin fazla ağırlıkları atmak olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Ayrıca Küba'nın en yavaş aracı olduğu ifade edilen Chevrolet Fleetline'a kaşla göz arasında deniz motorundan turbo takılması, Wastegate hattına teneke Kola kapakçığı ile mekanizma yapılması ve bir dişçiden nitrojen tankı getirilerek araca monte edilmesi her halde karşılaşılabilecek en ilginç sahnelerden bir tanesi olmuştur diye düşünüyoruz.


Bu arada siz de filmi izlediyseniz, "Helal olsun sekizsilindir ekibine, adamlar hemen anlamışlar" diye düşünmüş olabilirsiniz ancak biz de bu yazıyı yazarken yaptığımız araştırma sayesinde bunların bir kısmını daha net bir şekilde anlama fırsatı bulduk. :), Zaten aracın şipşak elden geçirildiği anlardaki Latin havasından ve müziklerden kurtulup da bunları düşünmek pek de mümkün olmazdı. ;) Diğer taraftan modifikasyon işlemi sonrası gerçekleşen, ve abartı ötesi mantıksızlıkla biten yarış sonrası, filmimizin aksiyon kısmı başlıyor ve tabir-i caiz ise; o güzelim safkan otomobil serisi doğrudan "The Expendables" yani Sylvester Stallone'un Cehennem Melekleri filmine bağlıyor. Ancak bu bağlama sadece "Yok artık LeBron James" sahneleri ile değil ayrıca oyuncuların aynı filmdeki oyunculuk yetenekleri ve replikleri ile de kafamızı tırmalıyor ve filmin sonuna kadar da bu durum aynen devam ediyor. 


Gelelim filmdeki otomobillere; Aslında filmde birçok farklı tipte ve modelde çok güzel ve özel otomobiller kullanılmasına rağmen sanki hiçbirini göremiyoruz gibi bir hisse kapıldık. Bunun esas nedeni o özel araçların saf özelliklerinin değil de; araçların suni olarak yarattığı aksiyona odaklanılmasından kaynaklanıyor diye düşünüyoruz. Hele hele film sonunda buzlar üstünde gerçekleşen, içinde nükleer bir denizaltının da bulunduğu sahneler var ki, otomobillere odaklanmakta gerçekten de güçlük çekiyorsunuz. Açıkçası bizim en çok dikkatimizi çeken Lada Niva marka askeri araçlar ve New York'da geçen sahnelerde sol arka kısmı görünen E34 kasa BMW 5 Serisi oldu. 

Kısacası karşımızda, ilk bölümlerine göre otomobillerden iyice uzaklaşarak artık daha da fazla abartılmış aksiyon sahnelerine sahip bir film var. Ne içindeki çok güzel otomobillere odaklanabilmek ne de o ilk 3 bölümün saf otomobil tutkusuna rastlamak mümkün. Yakında Transformers robotlarını bile görsek şaşırmayız ki, o filmin de tanıtımı Fast 8 öncesinde yapıldı ve aynı yolda olduğunu üzülerek gördük. Ancak filmi izlerken kesinlikle sıkılmadık ve 2 saat 15 dakikalık film öyle veya böyle içinde çok güzel otomobiller olmasına rağmen gerçek otomobil ve yarış ruhu olmadan geçip gitti.






İlgili Konular

hızlı ve öfkeli 8 yorum 6828445636841710109

Yorum Gönder Yorumlar

Sosyal Medya

Arama

Facebook

item